Kursumuza zaman zaman radyo programcılığı, spikerliği talebinde bulunan arkadaşlarımız olmakta.
Peki Bu işe gönül verenler radyo nedir, hangi kitlelere ulaşabilir veya televizyondan farkı nedir diye hiç düşündüler mi?
Bilmeyenler için biz açıklayalım isterseniz…
Radyo, dinleyicilere her zaman ve her ortamda ulaşabilen en yaygın medya aracıdır diyebiliriz. Televizyonun aksine insanlar istedikleri her ortamda her ne yapıyor olurlarsa olsunlar radyo dinleyebilirler. Radyonun televizyon ve basılı yayın karşısındaki en büyük avantajı, dinamik ve aktif olan insanlara gün boyu ulaşımının kolaylığıdır.
Yayıldığı coğrafi alan ve seslendiği nüfus büyüklüğü açısından radyoları, ulusal ve bölgesel yayın yapan radyolar diye ayırabiliriz. Radyo reklam maliyetleri, diğer reklam mecralarına ve özellikle televizyon reklamlarına göre oldukça düşüktür.
Reklam yayınları, radyoda günün reklam kuşağı olan her saatte yapılabilir. Reklamı yapılacak ürün ya da hizmetle alakalı mesajlar, programların arasına spotlarla yerleştirirler. Sadece kulağımıza hitap eden radyoda, işitsel özelliklere sahip reklamların dinleyiciye kabul ettirilmesi oldukça zordur. Tüketicinin görmediği ürünü, sadece dinleyerek satın alması için ikna edilmesi şarttır. Bu bakımdan radyo reklamlarının yapımında kullanılan ses efektleri, tonlama ve vurgular, en önemlisi ise radyo reklam metninin inandırıcılığı ve albenisinin olması, radyo reklamının etkinliğini artıran önemli ayrıntılardandır.
Radyo reklamının başarısı, reklam metninin başarısına bağlıdır. Reklam metinlerinin konuşma dilinde hazırlanması uygun olandır. Dinleyici doğru ve yanlışı çabuk fark eder. Reklamların radyonun yayın politikasına da uyması gerekir. Aksi takdirde dinleyici rahatsız olabilir. Radyo reklam metinleri, dinleyicide reklamı yapılan markaya karşı olumlu hisler uyandırmalı, yapılan tekrarlarla dinleyiciyi sıkmamalıdır. Radyo reklamı, dinleyici ile ilişki kurabilmeli, onun zekâ ve hayal gücüne hitap etmelidir.
Radyo reklamları, klasik reklam kuşakları şeklinde, beş saniye ile bir dakika arasındaki değişen sürelerde ileti biçiminde olabileceği gibi, radyo programcılarının program konularıyla alakalı olacak şekilde programın doğal akışına da yerleştirilebilir. Ayrıca tüm programa sponsorluk uygulamasıyla da reklam alınabilir. Burada amaç, dinleyici kitlesi fazla bir programın, örneğin haber bülteninin, para karşılığı belli bir kurum ya da kuruluşa, reklamı karşılığı satılmasıdır..
Eğer iyi bir radyocu spiker veya sunucu olmak istiyorum, eğitim almak istiyorum diyorsanız Hakan Öztürk Medya Eğitim Merkezi’ne bekliyoruz.
Değerli arkadaşlar kursumuza zaman zaman müracaat eden gönlü radyoculukta olan radyo spikerliği veya sunuculuğu mesleği ile uğraşan arkadaşlarımızın bilmesi gerektiğini düşündüğümüz bilgileri, araştırmalarımız ve ilgili sitelerden derlediğimiz konuları aşağıda ilgilenenlerin dikkatine sunuyoruz.
Ülkemizde radyonun tarihçesi, İstanbul Radyosu’yla 1926′da başlıyor. İstanbul radyosunu kuran kişi Reşat Nuri İleriydi ve Hayrettin Hayreden de onu asistan yardımcısıydı.
Türkiye’de kurulan ilk radyo özel radyo olup Türk Telsiz Telefon şirketi adıyla kurulmuş olan İstanbul Radyosudur.
İlk stüdyo Galatasaray’daki tarihi postane’nin üst katıymış. O zamanki radyolar günümüze göre ilkel araçlarla yapmaya çalışıyorlardı ve yayınlayabilmek için bir sürü akümülatör ve araç yönünden oldukça kalabalık bir stüdyo odası mevcuttu. Öte yandan evde mevcut yayını dinleyebilmekte oldukça güçtü ve iyi bir tertibat gerektiriyordu. Evin çatısına gayet büyük bir anten koymak ve alıcı cihazınızın olması gerekiyordu. Bu cihazlarda yayın ya çanak şeklinde hoparlörlerle yada kulaklıkla dinlenebiliyordu.
İlk radyonun kurulduğu o sıralarda dünyanın ekonomik ve sosyal durumumu topyekün bir değişim içindeydi ve kısa bir süre sonra da meşhur1929-1932 krizi yaşandı. Bu koşullar altıda ilk radyonun devam edebilmesi abonelerinin artmasıyla mümkündü ve bu abonelerde evlerine cihaz alacak , anten ile toprak hattını tesis edeceklerdi. Oysa radyo faaliyeti başladıktan kısa bir süre sonra Genelkurmay anten takılmasını yasak etti. Gerekçe ise halkın casusluk yapacağından endişe edilmesi. Bu casusluk endişesi öyle büyük boyutlara varmıştı ki o tarihlerde resim yapan bir çok ressamda casusluk korkusu yüzünden yakalamış geceyi karakolda geçirmek zorunda kalmışlardı. Kendi ressamını casusluk korkusuyla karakolda sabahlatan zihniyet yönetimi devralan başka bir zihniyeti aynı boğaz sırtlarını Arap şeyhlerine satmakta bir sakınca görmemişlerdi. Bu zihniyet anten takılırsa casusluk olabileceği endişesine kapılarak İstanbul Radyo’sunu değil ama aynı anlama gelen anten kullanımını yasaklamış ve bununla birlikte cihaz satışı, reklam vb. olanağı ortadan kalktığı için başarılı bir başlangıç yapan ve kurulan ilk radyo özelliğine sahip İstanbul Radyo’su zorunlu olarak kapanmıştı. Ve devletin en iyi örgütlenmiş en güçlü örgütü ordunun en üst yönetimi olan Genelkurmay tarafından trajikomik bir korku yüzünden iflas ettirilmişti.
Bu serüvenin devamından bir kaç yıl sonra Almanya’daki radyolardan etkilenen o zamanın yönetimi tekrar anten izni çıkarmış , fakat İstanbul Radyo’su ve onu kuran Türk Telsiz Telefon A. Ş iflas etmiş olup faaliyete tekrar gelmesi mümkün değildi. Böylece büyük umutlarla ve özveriyle başlayan serüven noktalanmış oldu.
1926′daki bu ilk özel radyo girişiminden sonra ülkemizde radyo devlet eliyle kuruldu daha sonra çeşitli yerel radyolar TRT çatısı altında toplandı.
1990 lara geldiğimizde ise bir oldu bitti şeklinde düşünen ve sayıları 1000 civarında olan bir çok özel radyo kuruldu.
Fm kanallarından yayın yapan bu özel radyolar birbirinde farklı çoğu zamanda birbirlerini engeller şekilde üst üste çekişir şekilde yayın yapılması yüzünden pratikte bir kabus yaşanıyordu. Büyük güçlerle kurulan ve devlet eliyle kapatılmaya zorlanan ilk radyo girişiminden sayıları 2000 leri bulan irili ufaklı pek çok radyoya uzanan bir maraton, radyonun tarihçesi.
Değerli dostlar;
Yıllar evvel girişimci bir duygu ile başladığım medya eğitimciliği konusunda her geçen gün kendimi geliştirerek bu günlere kadar geldim. Dile kolay… 20 yıldan fazla bir süre medya sektörüne eleman yetiştirdim. Yüzlerce kişide birebir emeğim oldu. Her gün ekranlarda gördüğüm veya radyolarda sesini duyduğum sevgili öğrencilerim beni çok gururlandırıyor.
Bu işe ilk girdiğimde Hürriyet Gazetesi’nden henüz ayrılmıştım. Türkiye’de o zamanlar özel televizyon ve radyo kanalı diye bir şey yoktu. Eğitim sektörüne girdikten birkaç sene sonra ilk özel televizyon kanalı kuruldu.
Yıllar boyu, bu kuruluşlarla birlikte iç içe olduk, tecrübe kazandık, geliştik. 1989 yılında eski ortağım ile birlikte kurduğumuz ve bugünlere gelmesinde büyük katkıda bulunduğumuz başka bir medya eğitim merkezinin en iyi şekilde eğitim koordinasyonu görevini yürüttüm. Orada; Gülgûn Feyman, Orhan Ertanhan, Tuna Huş, Orhan Ayhan, Bengül Erdamar, Attila Sarıkayalı, Bülend Özveren gibi değerli TRT kökenli eğitmenlerin eğitim vermesi için gerekli koşulları, koordinasyonu sağlayıp, kursiyerlerime en iyi hizmeti verebilmek için uğraştım. Medya kuruluşları ile ilişkilerimin yüksek olması dolayısı ile çoğu kursiyerime iş konusunda büyük katkılarım oldu.
Ancak yıllar geçtikçe yayın kuruluşlarının hem sayısı arttı hem de istekleri farklılaştı. Evet, aranılan elaman sayısı arttı belki, ama birbirleri ile rekabet içinde olan yayın kuruluşları en iyisini aramaya, en iyi eğitimi almış kalifiye elemanları tercih etmeye başladılar. Artık eskisi gibi bir kursta iyi bir eğitmenden spikerlik, sunuculuk eğitimi almış olmak, o kişinin işe alınabilmesi için yeterli olamamaya başladı.
Bunun üzerine yayın müdürü arkadaşlarımla konuştum, ne istediklerini onların ağzından öğrendim. Kendi tecrübelerimi de onların isteklerinin üzerine koydum ve sonuç olarak kendi ismimi taşıyan, yepyeni bir eğitim merkezi açtım. “Hakan Öztürk Medya Eğitim Merkezi”
Artık spikerlik, sunuculuk diye bir kavram tek başına yoktu. Bir spiker, haberin ilk çıktığı yerden masasına gelene kadar haber merkezindeki tüm süreci bilecekti. Zamana karşı yarışan haber merkezlerindeki zincirin bir parçası olmayı öğrenmeliydiler.
Böyle bir merkeze gereksinim duymamın ve yeniden yapılanmamın sebebi şuydu; klasik tarzda eğitim veren merkezlerin gerek eğitim sistemi gerekse teknik imkanları artık daha iyi olmalıydı.
Klasik kurslarda eğitim tamamen sınıf ortamında geçiyor ve yine aynı bünyede basit stüdyo denemeleri yapılıyor ve değerlendirilmeye çalışılıyordu. Sistem gerçekten böyleydi. Bir sınıf eğitimi, 2-3 stüdyo denemesi ve tekrar sınıf, sonucunda da bir sınav ve sertifika…
Artık yayın kuruluşları bu yetersiz sistemi ve bu tarz eğitim almış adayları kesinlikle kabul etmiyorlar. Eğitmenleri gerçekten çok iyi, bir çok kurs var, ama teknik imkanlar olmadan onların da yapabilecekleri fazla bir şey yok. Belli bir noktaya kadar öğretebiliyorlar.
Örneğin, çok iyi bir direksiyon hocasının sınıfta anlatarak eğitim vermesi pratik gösterememesi… Sizce böyle bir eğitim ne kadar verimli olabilir? Otomobilin direksiyonuna bile oturmadan, trafiğe çıkmadan o aracı kullanabilmek mümkün mü? Medya eğitimleri de tamamen pratik gerektiren, tecrübe gerektiren bir uygulama. Peki nasıl olacak?
İşte yeni kurduğumuz bu merkez, iki yönü ile bu açıkları en iyi şekilde kapattı. Bunlardan birincisi, merkezimizin teknik alt yapısını diğerlerine göre çok farklı yapılandırmamız oldu. Stüdyolarımızdaki gelişmiş yapı, spikerlik – sunuculuk eğitimi almak isteyen kursiyerlere birden fazla kamera bulunan bir stüdyoya girildiğinde nasıl davranılması gerektiğini öğretiyor. Kursiyerler; interkom, promter gibi tüm teknik yapı öğelerini burada öğrenebiliyorlar.
Ayrıca kursumuzda devamlı canlı yayın yapabilme özelliğine sahip bir radyo stüdyomuz da var. Kursiyerlerimiz burada program yapıp haber okuyorlar, hatta paket yayın yaptığımızda evlerinde de dinleyip hatalarını daha iyi anlayabiliyorlar. Burada “montajı” öğreniyorlar, seslendirme stüdyolarımızda seslendirme yapabiliyorlar ve çok yakında devreye girecek televizyon stüdyomuz da bitmek üzere. Programlar, internet üzerinden canlı yayın şeklinde yapılacağı için hızlı ve maliyetleri yüksek ağ sunucularıyla gerçekleştiriliyor.
Birinci kısım eğitim merkezimizde geçiyor, ama bu eğitimin desteklenebilmesi için fazla pratik yapmaya ihtiyaç var. Bu nedenle eğitimlerin 2. bölümü bir televizyon kanalında ve tamamen uygulamalı olarak geçiyor. Kursiyerlerimiz televizyonun tüm imkanlarından yararlanabilme şansına sahip oluyor. Stüdyolarda haberlerini sunuyorlar, konuk ağırlıyorlar, merkezdeki diğer muhabirlerle sahada röportajlara çıkıyorlar, haberlere gidiyorlar ve hatta kendi haberlerini olay yerinden sunabiliyorlar.
Her şeyden önemlisi bu bir staj değil, tam bir uygulamalı eğitim… Biliyorsunuz, stajlarda stajyerlerle pek fazla ilgilenilmez, insanlar kendi başlarına bırakılırlar, artık kimden ne öğrenebilirseler… Bizim sistemimizde ise, Yayın kuruluşuna girişinizin ilk anından itibaren yanınızda bir eğitmen sizinle ilgileniyor. Ayrıca yayın kuruluşlarının iş başvurularında istedikleri demo cd tamamen profesyonel ortamda ve profesyonel imkanlarla hazırlanıyor.
Ve doğal olarak, bu kadar eğitimden ve pratikten sonra yayın kuruluşlarının istediği bir eleman konumuna geliyor kursiyerlerimiz.
İşte böyle, değerli dostlarım… Eğitim bittikten sonra da birlikteliğimiz devam ediyor. Tüm kursiyerlerimiz, özellikle cep telefonu numaralarımıza kadar iletişim adreslerimize ulaşabiliyor.
Bundan sonra bu sayfamızdan da sizlerin yanında ve sizlere yardımcı olmaya devam edeceğiz; tüm isteklerinizi, sorularınızı bizlerle paylaşabilirsiniz.
Saygılarımla.
Hakan ÖZTÜRK